“[A]sıl mesele … [d]oğrudan doğruya, kollektif ve homojen bir “biz”in dayatılmasıdır. Bu düzleme ve birleştirme operasyonu, milliyetçiliğin tam kalbinde yatar. İki aşaması veya ekseni vardır: Birincisi, bugünkü Türklerin hepsi “biz”leştirilir –aradaki sınıf, kültür, ideoloji, siyasi görüş vb. farklarına bakmaksızın. İkincisi, geçmişte yaşamış olan Türklerin de hepsi, sadece ve sadece Türk oldukları için, yani gene aynı etnik köken kıstasına göre, bu “biz”in kapsamına alınır. Böylece hem zaman içinde bulunduğumuz noktada “yatay” veya “enlemesine” diyebileceğimiz, hem de geçmiş ile bugün arasında “dikey” diyebileceğimiz devamlılıklar örülür. “Biz” diye diye bir endoktrinasyon gerçekleştirilir: herkes kendini öncelikle “Türk” olarak düşünmeye inandırılır. Başka türlüsü ya mümkün değildir, ya da ihanetle eşdeğerdir. Aslında modern zamanların bir kurgusu, bir icadı olan “millet” kategorisinin bu şekilde doğallaştırılması, aynı zamanda milliyetçiliğin ideolojik hegemonyasının sağlanması (ya da yeniden tesis edilmesi) anlamına gelir.
Fakat ne yaman bir paradokstur bu! Ve ne inanılmaz ikiyüzlülüklere, çifte standartlılıklara yol açar! Gerçekte, toplum her zaman heterojendir; çeşit çeşit birey ve gruplardan oluşur; üstelik bu farklılıklar her zaman açık-örtük çatışmalara dönüşür. Asıl önemlisi, geçmiş ile bugün hiçbir şekilde özdeşleştirilemez, araya herhangi bir eşit işareti konamaz. Şimdiki nesiller başkadır, önceki nesiller ise başka. Çağdaş tarihçiliğin “geçmiş, yabancı bir ülkedir” (the past is a foreign country) düsturu, her türlü “atalara tapma” eğilimine set çeken bir duyarlılığı yansıtır.”
— Halil Berktay (25 Haziran 2009) “Tarihin ninnisi”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/6224.htm