Not Defteri

Jan 17

Yüksek Koltuk

“Türkiye bu ‘yüksek koltuk’ metaforunu örneğin yargı mekanizması içinde onyıllardır yaşıyor. Bilindiği gibi bizde sadece hâkimler değil, savunma avukatı ile aynı düzlemi paylaşması gereken savcılar da yüksekte otururlar. Çünkü savcılar aslında ‘devlettir’… Savunma ise aslında ‘vatandaş’. Bu ülkede devlet bir ‘Ayalon’dur. Bizi alçakta oturtur, masaya da sadece kendi ‘bayrağını’ koyar. Makbul sayılmayan kimliklerin dışlanmasından öte, bu yaklaşım, bayrağın da topluma değil, devlete ait olduğunu gösterir. Devletin ‘millet’ söylemi aslında toplumun dolduruluşa getirilmesi ve alçak koltuğa razı kılınmasıdır. Nitekim ‘cumhuriyet’ denen rejim bizde ‘asimetrik koltuk düzeni’ anlamına gelir. Bürokrasi ve özellikle askeriye yüksek koltukta oturup, çatık kaşlarla aşağıdakileri gözler. Yerinden kalkma özgürlüğüne tahammül gösterilemez, çünkü bunun arkasının nasıl geleceği belli olmaz. Ama tedbir olarak irtifa farkını buna göre ayarlamak mümkündür. Örneğin mahkeme salonlarında vatandaş ayağa kalktığında bile ‘devlete’ bakmak için başını kaldırmak zorundadır.

Peki, yüksek koltukta oturanlar koltukların eşitlenme ihtimalini görünce ne yaparlar dersiniz? Belki önce biraz tehdit ve şantaj yolu seçilebilir ama sonrasında sarıkız, ayışığı, yakamoz, eldiven der yürüyüp gidersiniz. Bu sanıldığı gibi siyasi bir operasyon değil, psikolojik bir ihtiyaçtır. Çünkü yükseğe alışmış olanlar için alçak koltukta oturmanın utancı ile başa çıkmak zordur. Onlar için ‘eşitlik’ ancak alçak koltuklar arasında geçerli olabilecek bir olgudur. Dolayısıyla da yüksektekileri de içine alan bir eşitlik fikrine tahammül edemeyen bir ‘cumhuriyet’ üretmişlerdir…

Bugün İsrail’in Ayalonuyla haklı olarak dalgamızı geçiyoruz. Bizimkilerle henüz geçemiyoruz, ama onun da zamanı gelecek.”

Etyen Mahçupyan (17 Ocak 2010) “Şarlo’nun Hitleri”. Taraf: http://taraf.com.tr/makale/9555.htm

Oct 17

Türkiye’nin diasporası

“Ermeni diasporası, “Ermenistan’ın diasporası” değil, aslında “Türkiye’nin diasporası”dır… Ermeni diasporasının mensupları, Güney Kafkasya’dan değil, Anadolu’dan, Trakya’dan göç etmek zorunda bırakılmış ailelerin çocuklarıdır. California’nın Glendale, Massachussetts’in Watertown gibi bugün Amerika’da “küçük Ermenistan” diye adlandırılan kentlere gidin. Tanışacağınız “Ermeniler” memleketlimizdir bizim, hemşehrimizdir; Elazığlı, Adapazarlı, Malatyalı, İstanbulludurlar… Ağızları, Batı Ermenicesine yatkındır; yemekleri Anadolu mutfağındandır; “eski memleket” diye Ağrı’nın doğusunu değil batısını anlatırlar.”

Yasemin Çongar (14 Ekim 2009) “Bir sultadan kurtulduk”. Taraf: http://taraf.com.tr/makale/7931.htm

Sep 24

Hayat ve mevzuat

“Hayat, mevzuata uymaz; hayat sürekli değişir… Zihniyetin değişimi, hayatın değişimini geriden izler; bazen bu değişime uyar bazen direnir. Mevzuat-ı beşer ise zihniyetle maluldür. Zihniyetin, hayatın değişimine direndiği durumlarda, mevzuat da hayatın gerisinde kalır, hatta hayatı tıkamaya başlar. Ama sadece bir süre için…

Zira hayat, uzun süre tıkanmaya gelmez. Hayatı tıkayan, değişimin gereklerini karşılamayan mevzuat çok geçmeden hükmünü yitirir; resmen değiştirilemese bile anlamsız, değersiz, geçersiz kalır ya da Fransızcadan hukuk dilimize geçmiş o tuhaf kelimeyle söylersem “kadük” olur.”

Yasemin Çongar (12 Eylül 2009) “Ver silahı, al siyaseti”. Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/7472.htm

Sep 15

Kapitalizm

“Erken aşamalardaki zora dayalı tarihini atlayarak, kapitalizmi kısaca şöyle özetleyebiliriz sanırım: İnsanların büyük çoğunluğunu kıt kanaat geçinmek zorunda bırakırsın. Bunlar düzenli aylık ücret karşılığı her işi yapmaya hazır hale gelirler. Kalabalık bir grubu dışarıda bırakırsın. İşsiz ve amaçsız kalırlar. Çalışanlara sürekli bunları gösterip, “şu koşullarda çalışmazsanız sizi atar bunları alırım” dersiniz. Razı olurlar. Tıkarsın korkunç mekânlara, dikersin başlarına işbirlikçilerini, bunların gözetiminde sabahtan akşama olmadık ruh kurutucu, zihin köreltici işleri yaparlar. Ay sonunda, kendilerini bu durumdan kurtarmaya asla yetmeyecek ölçüde bir harçlık tutuşturursun ellerine, tamamdır.”

Ümit Kıvanç (12 Eylül 2009) “Sular seller…”. Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/7359.htm

Jul 17

Sınıf nefreti

“1960’lar, 70’ler, 80’ler boyunca başta İstanbul olmak üzere büyük kentlere akan köy ve kasabalılar, ‘biz’e değmeden yaşadıkları sürece fazla bir sorun teşkil etmediler. Bunun en güzel göstergesi, başı kapalı kadınlara yönelik bir öfkenin o yıllarda ortaya çıkmamasıydı. Çünkü o zamanlar da vardılar fakat evlerimizde temizlikçi, okullarda ve işyerlerinde hizmetli olarak vardılar… Keza taşra erkekleri şehirdeydiler fakat henüz şehrin nimetlerinden bir şey talep ediyor değildiler… Ne zaman ki bunu talep etmeye başladılar, ‘biz’imle aynı caddeleri, sokakları, mekânları paylaşır oldular, işte o zaman külahlar değişti. Başı kapalı kızları üniversitelerde, okullarda, hastanelerde görmek istemediğimizi deklare ettik ve bunu zecrî tedbirlerle uyguladık. Davranışımızın gerekçesi ‘laiklik’ti ama gerçekte bunun altında ‘sınıf nefreti’nin yattığını bal gibi biliyorduk.”

Alper Görmüş (17 Temmuz 2009) “İşte o nedenle çaycılarınız türbanlı ve fakat türbanlı muhabiriniz yok”. Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/6586.htm

Jun 28

Paşa

“Bu ülke için önemli olan, “en iyi paşayı” bulmak değil…

Bu ülke için önemli olan, “en kötü paşanın” bile hukukun sınırları içinde kalmak zorunda olduğu bir sistem kurmak.

Paşaların niyetlerine ve kimliklerine göre gelecek falı açmamak.”

Ahmet Altan (26 Haziran 2009) “Başbakan bir şey biliyor”. Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/6252.htm

Milliyetçilik, biz, öteki, tarih

“[A]sıl mesele … [d]oğrudan doğruya, kollektif ve homojen bir “biz”in dayatılmasıdır. Bu düzleme ve birleştirme operasyonu, milliyetçiliğin tam kalbinde yatar. İki aşaması veya ekseni vardır: Birincisi, bugünkü Türklerin hepsi “biz”leştirilir –aradaki sınıf, kültür, ideoloji, siyasi görüş vb. farklarına bakmaksızın. İkincisi, geçmişte yaşamış olan Türklerin de hepsi, sadece ve sadece Türk oldukları için, yani gene aynı etnik köken kıstasına göre, bu “biz”in kapsamına alınır. Böylece hem zaman içinde bulunduğumuz noktada “yatay” veya “enlemesine” diyebileceğimiz, hem de geçmiş ile bugün arasında “dikey” diyebileceğimiz devamlılıklar örülür. “Biz” diye diye bir endoktrinasyon gerçekleştirilir: herkes kendini öncelikle “Türk” olarak düşünmeye inandırılır. Başka türlüsü ya mümkün değildir, ya da ihanetle eşdeğerdir. Aslında modern zamanların bir kurgusu, bir icadı olan “millet” kategorisinin bu şekilde doğallaştırılması, aynı zamanda milliyetçiliğin ideolojik hegemonyasının sağlanması (ya da yeniden tesis edilmesi) anlamına gelir.

Fakat ne yaman bir paradokstur bu! Ve ne inanılmaz ikiyüzlülüklere, çifte standartlılıklara yol açar! Gerçekte, toplum her zaman heterojendir; çeşit çeşit birey ve gruplardan oluşur; üstelik bu farklılıklar her zaman açık-örtük çatışmalara dönüşür. Asıl önemlisi, geçmiş ile bugün hiçbir şekilde özdeşleştirilemez, araya herhangi bir eşit işareti konamaz. Şimdiki nesiller başkadır, önceki nesiller ise başka. Çağdaş tarihçiliğin “geçmiş, yabancı bir ülkedir” (the past is a foreign country) düsturu, her türlü “atalara tapma” eğilimine set çeken bir duyarlılığı yansıtır.”

Halil Berktay (25 Haziran 2009) “Tarihin ninnisi”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/6224.htm

Jun 08

Anlamak ve bilmek

““Anlamak” sözcüğünün altını çizmek istiyorum. “Bilme” ile arasındaki farkı konumuz gereği ayırt etmek gerekiyor. Özellikle felsefe ve sosyoloji dilinde iki sözcüğün anlam farkını ayırt etmek önemli. Toplumsal olayları anlamada bilgi elbette gereklidir ama yetmez. Bu olayların analizinde olguların analizini, olguları bilmeyi yeterli gören olgucu-pozitivist yöntemler çoktan iflas etti. Çünkü artık soyut insan değil yaşayan canlı varlık olarak tekil insanların karmaşık nedenlere dayalı yapıp-etmeleri öne çıkıyor. O insan ne düşünüyor, niye öyle düşünüyor, neye inanıyor, umutları korkuları, beklentileri üstüne düşünmeksizin çözümlemeler fazla bir anlam ifade etmiyor. Etmiyor çünkü, bu çözümlemeleri de sonuçta anlaması gereken yine o insan. Onlarla değiştirilecek. Bütün bu etmenler ise yalnızca bilmenin değil esas olarak anlamanın konusu.”

Nabi Yağcı (6 Haziran 2009) “İslâm Dünyası üstüne yeniden düşünmeli”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/5907.htm

Jun 04

Hürriyet

“Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman mânasını anlayamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı ve ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye sevincimizden davul zurna, sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, ‘Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!’ diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşılıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline gelen o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, … bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Faşizm Türkiye’de hiç bitmedi

“Cumhuriyetin ilk “reisicumhuru” olan Mustafa Kemal Atatürk, bir diktatördü. Daha sonra onun yerine geçen İsmet İnönü de diktatördü. Ülke uzun yıllar bir “tek parti” diktasıyla yönetildi. Bu cümlelere itirazı olan var mı? Atatürk ve İsmet Paşa “diktatör değildi” diyen varsa, nasıl diktatör olmadıklarını anlatsınlar bir dinleyelim.

Cumhuriyet, ceza yasasının önemli bir kısmını “faşist” İtalya’nın yasalarından aldı. “Almadı” diyen varsa, onlar da yasa maddelerini göstererek tezlerini kanıtlasınlar.

Atatürk de, İsmet Paşa da “muhalefete” izin vermedi. Sadece muhalefetin “örgütlenmesine” değil, “muhalif fikirlerin” söylenmesine bile imkân tanımadılar. Bu “toplumun sınıflardan” oluştuğunu söylemek bile yasaktı. Onlardan sonra gelenler de bu faşist anlayışı sürdürdüler. “Demokrasi” olduğu iddia edilen dönemde de faşizm sürdü.

“Sınıf” sözcüğünü yazdığı için mahkûm olan yazarlar yaşadı bu ülkede. “Solcu” olduğu için yazarlar öldürüldü. Sadece “azınlıklara” değil, kendilerine benzemeyen Türklere de zulmettiler. Liberal Cavit Bey’i astılar, Komünist Mustafa Suphi’yi boğdurdular. Var mı bunlara itiraz eden? Baykal ya da Bahçeli, “hayır, böyle şeyler olmadı” mı diyor?

Faşizm bu ülkede hiç bitmedi. Bunları konuşursak, gerçekleri görürsek belki bitecek.”

Ahmet Altan (28 Mayıs 2009) “Geçmiş ve muhalefet”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/5762.htm

Devlet sevilmez

“Soru: Sevgili Sivilay Abla, bugün devlet düşmanlığı yapmayana kız vermiyorlar. Devletimi seviyorum demek kınanma nedeni oldu. Devlet sevilmez mi hiç? (Hakan Demir)

Cevap: Sevgili Hakan. Devlet sevilmez. Devlete güvenebilirsin. Devleti çok işlevsel bulabilirsin. Önemli bir şeydir diyebilirsin ama seviyorum demen gerçekten tuhaftır. Şöyle açıklayayım. İnsanlar olarak her gün yemek yemek zorundayız. Yemekleri, sebzeleri de haliyle taze tutmak gerekiyor. Bunu aile fertleri olarak becermemiz mümkün değil. “Ekşiyen çorbalar ve çürüyen domateslerle dur diyecek biri yok mu?” dediğimiz bir anda birileri buzdolabı diye bir şey icat etti. Yemeklerimiz bozulmaktan kurtuldu. Kendi başımıza halledemediğimiz bir sorunumuz çözülmüş oldu. Şimdi sen buzdolabımı çok seviyorum desen komik duruma düşmez misin? Biz karanlıkta oturalım dert değil, yeter ki buzdolabımızın elektriği kesilmesin demek ahmaklık değil mi?

Hele bir de bizdeki gibi bir buzdolabıysa. İçine koyduğun on yumurtadan sekizini hüpletiyorsa, meyvelerin hepsini ısırıp ısırıp bırakıyorsa, daha da kötüsü içinden bir şey almak için kapısını açmaya çalıştığında ‘bugün git yarın gel’ diyorsa, kusura bakma ama o buzdolabına saydırırım da, tamir için yetkili servisi çağırırım da, yenisini almak için ileri teknoloji modelleri arasında kıyaslamalar yapmaya başlarım da.”

Dr. Sivilay Genç (Sivilay Abla) (28 Mayıs 2009) “Anahtar deliği elitleri ve 27 Mayıs”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/5748.htm

May 29

Rakı masasında iki üstad ve bir çaylak

(Burcu Galiba)

30 Aralık 2005, Cuma

Kimi insanlar vardır, bir konuda o kadar derin bilgiye sahiptirler ki o alana girmeye çalıştığınız anda eliniz ayağınız birbirine dolaşmaya başlar. İşte öyle bir gündü, iki rakı üstadı ile o akşam Çiçek Pasajı’nda rakı içmek üzere sözleştim. Amaç okurlara güzel bir söyleşi sunmak ama bu sanıldığı kadar kolay değil, iki rakı üstadı ile bir akşam geçireceğim; Murat Belge ve Vefa Zat.

Hemen hemen herkesin olumlu sözlerle anacağı bir akademisyen, yazar, yemek, gezi ve İstanbul uzmanı Murat Belge ve yeme içme konusunda duayen olan Vefa Zat. Açıkçası o benim için artık Vefa Ağabey. O nedenle içim biraz da olsa rahatlıyor, yanımda bana destek çıkacak bir rakı üstâdı var. Vefa Ağabey ile buluşarak Murat Belge ile söyleşiyi yapacağımız Kime Ne’ye doğru yola çıkıyoruz. Kime Ne aslında sıradan bir meyhane gibi görünse de hem Vefa Ağabey için hem de Murat Belge için ayrı bir anlam taşıyormuş. Söyleşimizde siz de okuyacaksınız.

Vardığımızda Murat Belge gelmiş, bizi bekliyordu. Bu arada bir tek ve peynirini ısmarlamış. Konuğumuzdan sonra geldiğimiz için özürler dileyerek masaya oturuyoruz. Bir ara Vefa Ağabey’in masadan kalkmasını fırsat bilip hocama onunla aynı masada oturup rakı içmekten mutlu ve heyecanlı olduğumu söylüyorum, gülümsüyor. Acemiliğime mi yoksa aynı masada rakı içme kısmına mı emin değilim ancak ben de gülümsüyorum. Rakılarımız geliyor, birbirinin ardına mezeler de tabii. Murat Hocam’ı incelemekten rakıyı da mezeleri de unutmuşum, hem nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum, işi ustalara bırakıp işin raconunu onlardan yakalamaya çalışıyorum. Arkadaşlarla içilen rakılara hiç benzemiyor bu. Kendimce büyük bir sınavdan geçiyorum.

Vefa Ağabey’in rakı kadehini eline almasıyla biz de kadehlerimizi kaldırıp kadeh tokuşturuyoruz. (Aslında benim bu karede fotograf çekiyor olmam gerekiyor ama bu karenin dışına çıkamayacak kadar heyecanlıyım). Mezelerden atıştırmaya başlıyoruz, otomatik olarak ilerleyen soru ve cevaplar yok, gerçek anlamıyla bir rakı muhabbeti gerçekleşiyor. Rakıdan, meyhanelerden, içki kültürlerinden, rakı sevgisinden, mezelerden, toplumdan, aslında içinde rakı olan her şeyden konuşuyoruz ve ben konuştukça bir kez daha anlıyorum ki rakının olduğu yerde, her şey var zaten.

Benim unutamayacağım rakı anılarımdan biriydi, bazı insanlarla rakı içmek ayrı bir keyif.

Vefa Zat: Esasen biz soru hazırlamak istemedik. Sizin her söylediğiniz bize hep tarih oluyor. Onun için sohbet edelim istiyoruz.

Murat Belge: Burası benim ilk içki içtiğim yer. İlk içki içtiğim derken; kendim parasını vererek, kendi başıma gelerek. Çocuk olarak götürülüp içtiğim değil. Çocuk derken ortaokul ikinci sınıftayken falan.

Burcu Galiba: Rakıyla erken tanıştınız o zaman.

Murat Belge: Rakı değildi ama. O zamanlar Arjantin bira denen bir rezalet vardı. İçine votka konurdu daha sert olsun diye. Rakı epey bir zaman sonra… Bir arkadaşla okuldan çıktık. Okul İngiliz Erkek Lisesi, Nişantaşı’nda. Yatılıyız. Öyle gündüz ortadan kaybolsak kimse peşimizden gelmezdi, akşam okulda olmak lazım. Ama tabi okuldan çıkıp meyhaneye gitmek de değildi mesele. Geldik buralara. Bu Anadolu Pasajı var. Anadolu Birahanesi vardı o zaman, oraya oturduk ikimiz. İkimiz de 15-16 yaşlarındayız. “Bize birer bira” dedik, “Kimliğiniz var mı görebilir miyim?” dedi yaşlı bir adam. Bayağı bozulduk. “Hay Allah almamışız” falan dedik, kös kös kalktık oradan. Vazgeçemiyoruz da, o niyetle çıkmışız sokağa. Buraya geldik, biliyoruz burada pasaj var. O zaman buranın bir Kayserili sahibi vardı, onun oğlu falan devam ediyor mudur yoksa değişmiş midir bilmiyorum. “Gençler, liseliler buyrun” falan dedi. Biz de kıymetimizi bilen bir müessese görünce tabi, bulduk diye kendimizi attık içeri. İşte ondan sonra o Arjantin biralar…

Vefa Zat: Benim hatırladığım kadarıyla da “Kime Ne” bu köşedeki mekan ile birdi ve gayet iyi hatırlıyorum, duvarlarında şiirler vardı. Hatta bunlardan bir tanesi “Kime Ne” şiiriydi. Daha sonra geldiğimde sordum burada o şiiri, varlığından haberleri yoktu. Esasen ben böyle şeyleri not alırım hep, onu kaçırmışım demek ki.

Not: Sonrasında Vefa Ağabey ile görüşmemiz sırasında Vefa Ağabey’in şiiri hatırladığını öğreniyorum. Eskiden Kime Ne meyhanesinin duvarlarında asılı olan sözkonusu şiir şu;

Kime ne?
Biz bize
Diz dize
Vur kadehin dibine
Kime ne?
Biz bize
Göz göze
Kadehler boşalsın
Kime ne?

Vefa Zat: Ben hep merak ederim hocam, bizim kültürümüzde rakının yeri nedir? Rakı hakikaten bütün içki kültürümüzü şekillendirdiği gibi genel kültürümüzü de etkiledi. Sizin görüşlerinize göre bizim kültürümüzde rakının yeri nedir? Bunu kısaca nasıl değerlendirebiliriz?

Murat Belge: Bakın şimdi, bu rakı Lübnan, Suriye falan oralarda imbikten süzülerek yapılmış. Yapılış tarihi de Müslümanlıktan sonra olmalı. Yani Müslümanlığın içkiye haram demesi bu içkinin icad edilmesini engellememiş. Ama sanıyorum bunda bir hile var; Kuran’da doğrudan doğruya men edilen şarap olduğu için, yani fermante içki kültürü kullanıldığı için sanki bu yasağın dışında kalmış gibi.

Vefa Zat: Aynı bahane mesela II.Abdülhamit zamanında da kullanılmış, konyak içiyor, demiş ki; bunun şarapla alakası yok. Şeker kamışından veya üzümden yapılıyor ama şarap değil. Bu genelde kullandığımız bir bahane olabilir mi?

Murat Belge: Sanırım bir bahane var. Ama sadece bahaneyle açıklanamaz, galiba sevmişiz biz bunu. Bahanesi bu olmasa bile başka bir bahane bulup içerdik. Kişilikli içki falan derken demek istediğimiz şu: Frenklerde yemekte içki içiliyor tabii. Orada yemek dominant, onunla beraber içiliyor şarap. Ancak burada rakı dominanttır. Bütün yemekler onun etrafında kurulur. Etrafında da biz varız. Biz kendimizi ona göre ayarlarız. İyice perişan olana kadar sofrası bitmez. Halbuki şarapta o gelir, bu gelir ve biter. O bakımlardan bununla beraber yaşama tarzı oluşturmuşuz. Bu, bahane sınırlarını aşıyor. Daha ileri bir ilişki biçimi çıkıyor ortaya. Tabii yani bu toplumda birçok içmeyen var, hâlâ var. Dünyanın birçok yerine göre içki tüketimi az, ama öbür Müslüman toplumlara göre daha fazladır tahmin ediyorum. Ama içen adam olduğunuz zaman rakıyla oluyorsunuz. Yani hemen hemen kural olarak rakı içiyorsunuz.

Vefa Zat: Zaten onu da sormak istedim. Biz içki dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen hep rakı oluyor. Ne şarap geliyor, ne viski geliyor, ne de cin. İlla ki içki dediğimiz zaman rakı ve rakı sofrası geliyor.

Murat Belge: Şarabı ben kendi gençliğimde param olmadığı zaman içerdim. Nedeni oydu. Bugün de bir şarap kültürüm yoktur benim. Evet severim, içerim ama tabii tadacaksın da anlayacaksın da… Orada bambaşka bir ilişki var.

Vefa Zat: Ben şunu da çok ilginç buluyorum: Mesela bizde bir baba, bu bir genel kültürdür, rakı sofrası devam ederken, çocuğuna biraz tattırmak ister veya o böyle delikanlılık çağına gelip o çağda rakı içmeye başlayınca ona bir gurur kaynağı olur. “Aman artık benim oğlum büyüdü, artık rakı içebiliyor” yani, “O artık reşit oldu rüştünü ispatladı” şeklinde. Benim şahsî kanaatime göre o denli bir etkileşim var ve en hoş tarafı da bütün sorunların bu sofrada çözülmesi. Yani orada sofranın bir bölümünde “Ne olacak bu memleketin hali” denir ve çok enterasandır yıllardır dikkat ediyorum illa ki ve illa ki o rakı tiryakisi bir çözüm üretiyor ve çok akılcı bir çözüm üretiyor.Yani bunu anlamak mümkün değil. Yani nasıl oluyor, acaba tahayyül gücü mü artıyor, nedir?

Murat Belge: Herhalde, bütün uyarıcı maddeler gibi, kokain falan da meşhurdur ya, müthiş bir cevvaliyet verir, ama sonra geri alıyor herhalde… (Gülüyor) Şairler falan da çok içerler ya.

(Erdir Zat geliyor, aramıza katılıyor.)

Burcu Galiba: Peki hocam siz rakı sofrasına oturduğunuz zaman hangi konuları konuşursunuz?

Murat Belge: Benim hayatımda tatil-iş gibi ayrımlar yoktur. Yani günlük mesai saatinde ciddi konuşayım da rakı masasına oturunca havai olayım gibi ayrımlar yok. Hatta belki hayatım boyunca en ciddi konuları bu masada içerken konuştum. Hakikaten benim hayatımda rakının çok tanzim edici bir rolü vardır. Rakı iyi vakit geçirmektir. Kumar oynamaktan zevk almadım, aşkımı-meşkimi… değer verdiğim şeyleri bunun etrafında yaşadım. Birçok insanda da böyledir.

Burcu Galiba: Peki rakıyla kaç yıldır berabersiniz?

Murat Belge: 45-46 falan. Yani 18’ime gelmeden önce başlamıştım içkiye. O zaman içkiyi seviyorum, tadını madını zaten, çok küçük yaştan beri biliyorum. İlk hatırladığım, babam İzmir’de Kadife Kale’ye götürmüştü 4 yaşındayken. Rakı sofrasındayken bira içirmişti. İşte o babamın ilk içki tattırmasıydı. İlk defa yeşil zeytin yiyordum ve bira içiyordum. Hoşuma gitmişti muhabbet. 6-7 yaşındayken evde saklanan şarapları keşfedip, onları ufak ufak aşırmaya başladım. Sonra bu anlaşıldı ve hadise çıktı. Sonra bir yerde bir kokteyl yapılmış, kalmış o bir şişe. Sonra onu keşfedip, içmeye başladım. Yani içkiyle bir alakam hep vardı. Babamla gezmeye gitmiştik, Karadeniz yolculuğu yapmıştık vapurla. Dönüşte Zonguldak’ta indik, babamın orada tanıdığı mühendisler vardı. Akşam yemeği verdiler bizim için. Bir gece kaldık, ertesi gün de trenle Ankara’ya gittik. Sofrada çocuk olduğum için masanın ucundayım, orada habire beyaz şarap içiyorum. Bu yazın açık havada oluyor, bir tane daha bir tane daha derken tuvalete gitmek üzere içeri girdiğimde, tabii ne halt ettimse, kaydım ve düştüm. Babam açısından da büyük bir skandal tabii. 13-14 yaşlarında bir velet yanında içip yerlere yuvarlanıyor falan. (Gülümsüyor) Koskoca Burhan Belge’nin oğlu… Ama içkiyle bağımsız olarak ilk tanışmam, orta ikideyken Kime Ne’ye gelmemle başladı.

Burcu Galiba: Buranın sizin için de böyle nostaljik bir yanı var.

Murat Belge: Ama daha o sıralarda rakıyla tam ilişkimi kurmuş değilim, içkiyle ilişkim var da. Ne bulursa içen meraklı bir velet halindeyim. Hatta mesela yine Ankara’da Kareli diye bir yer vardı. Zafer Çarşısı’nın olduğu meydanlıkta. Orada duvarları hasır kaplı, işte hasır sandalye ve masalar. Ahmet Yücekök, High School’dan arkadaş. O Ankaralı, bana orayı gösterdi. Oraya giderdim ben. Bir gün cin içerdim, bir gün votka içerdim. Hala bir bok bilmediğim için rom var mı diye sorardım. Daha tekel yapmamış onu. (Gülüyor) Böylece yavaş yavaş içki kaldırmaya alıştım. O da tabi içkiciliğin matrak bir çelişkisidir. Hala da çözemedim; bizim yetiştiğimiz etosta içip belli etmemek vardı. İyi de madem belli etmeyeceksin niye o kadar içiyorsun? Sanki hiç içmemiş gibi olacaksın. Böyle bir erkeklik…

Burcu Galiba: Bize rakının hep delikanlı içkisidir diye öğretilmesinin etkisi galiba. Peki kadınların rakıyı tercih etmesine ne diyorsunuz? Kadınlara siz şarap için diyenler var…

Murat Belge: Bir zaman, bizim gençliğimizde emansipasyon, özgürleşme sayılırdı. Kadınlar da rakıyı sevmekten çok özgürleşmeyi sevdikleri için rakı içiyorlardı. Şimdi çoğu şaraba döndü. Benim bildiğim kadınlar, yerine göre, bazen rakı bazen şarap içerler. Rakıyla vardır ilişkileri ama daha genç kuşaklar genelde şarap içiyorlar.

Burcu Galiba: Rakıya ilgi azalıyor olabilir mi?

Murat Belge: Rakıya ilgi azalmıyor, şaraba ilgi çoğalıyor. Sanırım öyle bir şey var.

Vefa Zat: Zaten içen kitleler de farklı. Benim anladığım kadarıyla birinin ritüeli, jargonu daha bir farklı. Hocamın da dediği gibi rakı sofrası çok daha farklı. İşe şarap girdiği zaman iş yemek sofrasına dönüyor. Rakı sofrası eskiden dendiği gibi hemdem sofrasıdır, yani kaynaşma, sohbet, lezzet sofrasıdır. Ama şarabı soktuğunuz zaman o sofra yemek sofrası olur. Daha farklı bir şölen olur. Ama rakıdaki daha farklı bir şölendir.

Murat Belge: Bir de meyhanelerin ortadan kalkışı var zaten. 70’lerden itibaren Türkiye’de meyhane inişe geçti ve bar birdenbire ortaya çıktı ve yayıldı, şimdi bar var, lokanta var.

Vefa Zat: Eski zamanlardaki o salaşlık, o bohemlik gitti, daha bir disiplinli artık. Ama bu öyle bir içki ki, rakının özelliğinden dolayı o disiplini de çok fazla kaldırmıyor. Fazla kural olmuyor, rakının kuralı bütün kuralları değiştiriyor. Şöyle bir şey sorabilir miyim hocam. Şimdiki sofralara bakıyorum hep aynı ama meyhaneler değişik. İç mimari olarak değişik fakat sofralardaki gençler de aynı şekilde… Aşağı yukarı bizim eski dönemlerimizle aynı. Belki birebir olarak aynısı değil ama, onu yaşıyorlar ve yaşatıyorlar. Ama mekanlar değişik, eskiyle yeni arasında çok büyük bir fark var mı? Yani rakı sofrası açısından veya rakı adabı açısından?

Murat Belge: Bence var, yani önemli denebilecek şeyler var. Mesela yediğimiz bir sürü şeyi artık yemiyoruz, çünkü yapan, hatırlayan kalmadı. Yakın zamanlara kadar yapanlar olurdu. Uskumru dolması diye bir şey yok. Biteli epey oluyor, ben başladığımda da bitmişti. Şimdi de belki özel yerlerde var. Ama o yerler de meyhane değil. Sarma vardı mesela. Kokoreç, dereotu, taze soğanla yapılan… İlkbahar mezesiydi, çok da lezzetli bir şeydir.

Vefa Zat: Çiroz salatası da öyle zannediyorum. Şimdi istavritten yapıyorlar.

Murat Belge: Tabii şimdi çirozun, uskumrunun kendisi kalmadı, istavritten de olmuyor aynı şey, o lezzet gitti. Mesela koç yumurtası vardı. Kadıköy’de Oğuz horoz yumurtayı buldu. Gene oradan Yakup’a da taşındı falan… Kıymalı veya peynirli muska böreği, ızgarada yapılırdı. Bunların çoğu unutuldu gitti. Şimdi karşımıza geleneksel Türk mezesi olarak brokoli falan getiriyorlar.

Burcu Galiba: Peki sizin rakının yanında olmazsa olmaz dediğiniz mezeler neler? Beyaz peynir dışında…

Murat Belge: Valla beyaz peynir olacak, mutlaka olacak. Ondan bile bıkmışlar, artık “peynir istemem” diyenler var. Ben bir türlü diyemiyorum onu. Tadından ötürü mü, yoksa bunca yıllık ahbaplıktan dolayı vefa borcu mu bilmiyorum. Peynirsiz pek yapamıyorum. Ama geri kalanlar o meze bu meze, bunlar değişebilir yerine göre, mevsimine göre de olabilir. Ama meze ve rakı arasındaki temel ilişki değişmiyor.

Vefa Zat: Ama o rakı sofrası ki kendisini kabul ettiren bir sofra bu devam ediyor. Birçok şey değişmesine rağmen o devam ediyor.

Murat Belge: Ediyor evet, onu daha tarihten kaldıramadık.

Vefa Zat: Kaldırmayalım inşallah.

(Gülüşmeler)

Murat Belge: Gençliğimde hatırlıyorum, meyhaneye gittiğin zaman arkadaki masalara kulak kabartırdık. Bir saatten itibaren meyhane dolmaya başlar. Genellikle o etrafta çalışan adamlar belledikleri arkadaşlarıyla falan gelirler. Genellikle ilk rakılar, ilk mezeler, ilk sohbetler derken iş hayatı, çalışma falan konuşurlar. Genellikle herkesin sevmediği bir şey olur. Ona bir laf geçirmiştir mesela, diğerleri “Helal olsun” falan der. Ya da şef bir kötülük yapmıştır, morali bozuktur, “Ben ona gösteririm” üzerinden giden konuşmalar olur. Mutlaka bir futbol konusu olur, o şaşmaz. “Ne attı Büyük Ali, nasıldı kafa?” derler. Sonra muhabbet memleket meselesine döner. “Ne olacak bu memleketin hali?” olur bir yerde.

(Bu arada rakılarımızı yudumluyoruz).

Burcu Galiba: Peki hocam, ne olacak bu memleketin hali gerçekten?

(Gülüşmeler)

Murat Belge: Valla memleketin hali kötü.

(Bu arada fotograflarını çekmek için izin istiyorum. Ben fotoğrafları çekerken masadaki lakerda hakkında yorumlar yapılıyor. Murat Belge çok memnun kalmıyor, Erdir Bey Amerika’dan geldiğinden beri güzel bir lakerda yemediğinden bahsediyor. Bu arada sevindiğim an geliyor, Murat Belge ve Vefa Zat ile aynı karede rakı içerken fotoğrafım oluyor).

Murat Belge: Benim bir arkadaşım lokanta işletiyordu. 80’lerde, 12 Eylül döneminde falan. O sırada cin adet olmuştu. Şu cin-tonik.

Vefa Zat: Cin-tonik çıktı, kokteyl bozuldu.

Murat Belge: Kalabalık mesela, insanlar masaya geliyor. Meyhanemsi bir lokanta, hepsi cin-tonik içiyor. Cin-tonik bitince bize bir şişe cin, bir de tonik diye olmuyor bu. Öyle alışmışlar, bardak bardak. Rakı böyle olmaz tabii. Hepsinin kendine göre bir adabı var.

Erdir Zat: Cin-tonik yetmişlerin sonu, seksenlerin başı gibi çıktı sanırım.

Vefa Zat: Cin-tonik benim bildiğim kadarıyla 60’lı yılların sonunda çıktı.

Murat Belge: O kadar erken?

Vefa Zat: Fruko tonik çıkardı. Sonra da Schweppes’in araya girmesiyle…

Murat Belge: Ama o zaman çok yayılmamıştı.

Vefa Zat: Arkadan Bodrum mandalinası ve nane ilavesi ile doruğa çıktı. Ama sonra yine de yerine oturdu. Şimdi yok öyle bir şey tabii.

Erdir Zat: Tekel’in cini de iyiydi. Öteki cinlerle kıyaslanınca. Ben pek cinci değilim gerçi.

Vefa Zat: Tekel’in cini Tenguri’nin bir versiyonu olarak düşünülebilir.

Burcu Galiba: Rakıya geri dönsek tekrar… İlk içtiğiniz rakıyı kiminle, nasıl bir ortamda içtiğinizi hatırlıyor musunuz? Genelde rakıseverler ilk rakısını hatırlamıyorlar.

Murat Belge: İlk rakı deyince aklıma böyle açık havada içki içilen bir zaman geliyor. Kalabalık var, ben o bırakılan rakıların şişelerini toplayıp kalanları içiyorum. Oldukça küçüktüm ama rakı tadını çok sevmiştim. Ama rakı sofrası deyince kurulup oturduğumuz, onun ilki hangisidir, doğrusu çok iyi değil, hiç hatırlamıyorum. Rakı içer hale geldiğimde lise son sınıftaydım. Amerika’da bir yıl kalıp geri dönmüştüm. En çok burada Lefter’e gelirdik Nevizade’de. Amerika’ya gidip geldiğimiz AFS’den tanıştığım adamlarla bir grup adamız biz, Lefter günlerimiz olurdu. Artık o zaman rakı içiyorduk ama o aralarda ne oldu tam hatırlamıyorum. O sıralarda suyla ve buzla rakı içmeye alışmıştım. Daha önce susuz içmeyi denediğimi hatırlıyorum. Ama vazgeçtim, ondan erken ayrılmak gerekiyor, daha kolay sarhoş oluyorsun. Halbuki rakı uzun mesafe maraton koşusu gibi bir şey. Ağırdan alacak, yani rakıyla yarışıp dövüşmeyeceksin veya ben senden kuvvetliyim yapmayacaksın.

Vefa Zat: Benim gençlik yıllarımda da burası benim meyhanemdi; Kime Ne. Yani illaki buraya geliyorduk. Burada ilk geldiğim dükkan burasıydı.

Murat Belge: Demek böyle bir ortak yanımız var.

Vefa Zat: Ben, Kumkapı’da Tayyar Baba’nın yeri vardı, orada başladım. Ama çok gençtim.

Murat Belge: Ben Kumkapı’ya buradan sonra gittim.

Vefa Zat: O zaman bir tek şey vardı zaten; Çamur Şevket’in yeri. Kör Agop deniz kenarındaydı. O daha sonra oraya geldi. Bir de şimdi Olimpiyat olan bir yer var, bir Ermeni vardı, ismini tam hatırlayamıyorum şimdi.

Murat Belge: Minas olabilir.

Vefa Zat: Evet, Minas’tı. 3 tane vardı başka yoktu. Yorgo daha sonra galiba.

Murat Belge: Vardı, vardı. Hatta Yorgo’yu kirli olduğu için belediye ikide bir kapatırdı.

Vefa Zat: Eskiden zaten çok fazla ihtimam yoktu. Çünkü su şebekesi yok, suyu saka getiriyor sen musluğa dolduruyorsun. Şimdi çocuklara musluk desen bilmezler, o apayrı bir şey. Ayrıca onun da bir musluğu var, oradan kullanırsın. Bütün kirli tabaklar onunla yıkanıyor. Buz yoktu. Kalıplarla gelirdi, 40-50 kilo ağırlığında. İstediğin zaman, onlar çekiçlerle kırılıyordu. Hocamın da dediği gibi, o zamanın meyhanesi bugün yok. Ne kadar anlatsak, çocuklara bu hikaye gibi gelir. Hatta zaman zaman bana da “Vefa Bey nostalji mi yapıyorsunuz?” diyorlar. Nostalji değil bu, işin gerçeği. Hanımlar için tuvalet yoktu, erkekler için de bir tek pisuvar vardı, onun dışında yok. Kadın gelse zaten kullanamaz ki orayı, mümkün değil. Hocam da bilir, aynı dönemdeydik.

Murat Belge: Lefter mesela… Bir tane pisuvar var. Biz de o dönem kız arkadaşlarımızı meyhaneye getirme çabası veriyoruz. Lefter’e gidiyoruz, kızın çişi gelirdi. Yandaki meyhaneye gidilirdi. Oradan izin alırdık, kızlar oraya giderdi.

Vefa Zat: 60’lı yıllara kadar kadın yoktu meyhanede. Daha sonra kadınlar iştirak etmeye başladılar. Ondan sonra meyhane daha farklı bir boyut kazandı.

Murat Belge: Biraz meyhane olmaktan çıktı.

Vefa Zat: Daha bir içkili lokanta havasındaydı. Ama şunu diyebilir miyiz hocam, bütün bu değişim ve gelişmelere rağmen hala o kültür o rakı adabı devam ediyor diye.

Murat Belge: Evet, tabii.

Burcu Galiba: Ben buraya gelmeden önce sizinle ilgili araştırmalarımı yaparken hep bir şey gördüm. Sizinle ilgili herkesin olumlu cümleler yazıp söylemesi bir yana; özellikle gençlerin yazdıkları, belirttikleri arasında ağırlıklı olarak sizinle rakı masasında oturup konuşma isteği var. “Murat Belge’yle karşılıklı rakı içmek, kadeh tokuşturmak en büyük isteklerimden biridir” diyor pek çok genç mesela. Neye bağlıyorsunuz bunu?

Murat Belge: Gerçekten mi? İyi. Herhalde biraz efsane yayılıyor içici falan diye. O zaman da seven bir insan düşünüyor herhalde. Benim öyle şeylerim oldu, öğrencilerimle yemişliğim, içmişliğim var. Oralardan hep, üniversitede yayılmış olabilir. Bu şimdi başka bir şey de getiriyor aklıma. 70’li yıllarda sağ-sol savaşı devam ederken sendika eğitim programına çıktık demiryolu işçileriyle Adana’ya, Antep’e filan. Dediler ki sendikacılar biraz karışık bir grup, aralarında APliler var, yönetim falan Halk Partili, işte solcu bir sendika. Demiryolu Sendikası, TÜRK-İŞ’e bağlı, şubeler falan her yerde değişiyor. Hatta bir iki yerde MHPli bile var. İşte ben anlatmaya başladım. Anlatırken salondaki adamlara acaba hangisi MHPli diye bakıyorum. Bir adam vardı. Öbürlerinden biraz daha yaşlıca gibi, uzun boylu, beni devamlı dinliyor. Dikkatle bakıyor bana. İlk günü neyse bitti. Akşam bizi kebapçıya götürdü eğitim sekreteri ve zaten hanım götürülecek kebapçı Antep’te bir tane var, Burç diye bir yer. Oraya gittik. O dinleyen işçilerden bir iki kişi çağırmışlar, biri de o adam. İşte rakılar kondu, merhaba dendi. Bana “Hoca, ben dersin başlıklarına baktım şöyle bir, gözünün içine baktım, bu adam kesin rakıcı dedim içimden.” (Gülüyor) Hiç dinlememiş beni meğer. Bir de en dikkatli dinleyici o. Bu benim, politika nedir diye epey düşünmeme yol açmış bir olaydır. Çok başka türlü şeyler rol oynuyor. “O adam dinledi, bu solcu demek” değil, ideoloji nasıl çalışıyor. Bağlanmalar, bağlılıklar nasıl oluşuyor gibi… Demek ki, böyle rakı üzerinden bir ilişki kurmaya davet ediyorum ben.

Erdir Zat: Burada çok kuvvetli bilinç var, fakat bir taraftan da söylenen hiçbir şeye dikkat etmeme…

Murat Belge: Öyle, yani bir kere kendi içinde karar vermiş, “ben solcuyum” diye. O yüzden bakmış bana, sen rakıcısın, bizdensin diye. Hepsi bir arada bunlar. Anadolu’da, Müslüman çevre içinde bu tip adamlar. O çevrenin içinde rakı içiyor olmak başlı başına bir ideoloji zaten, solculara mahsus bir eylem. Sonra oradan tatil için İskenderun’a gittik. Gene bu sendikacıları bulduk, onlar bizi bir balık lokantasına götürdüler. Yiyoruz, içiyoruz balıklar geldi. Sendikacılar “Hoca ya, balık dediğin öyle çatal bıçakla olmaz, elle yenir” dediler. İçerledim ama “Ben böyle alışığım” dedim. Ben tertemiz bir kılçık bırakarak bitirdim, onlar elle yediler ama rezil ettiler balığı. Farkettiler, “Vay hoca, sen ne biçim balık yiyorsun, lafımızı geri aldık” dediler. Beş dakika sonra “Hocam, Soğukoluk’a gidelim mi?” dediler. Soğukoluk uzaktır da. İşçi sınıfı için hayatımda bayağı fedakarlık yaptığımı söyleyebilirim ama sendikacılarla beraber Soğukoluk’a gidecek kadar da değil, o biraz fazla. (Burada gülüyoruz yine). Hoş örnekler bunlar aslında, dediğim o toplum içinde, işte “meyhane mukassi görünür taşradan amma” falan-filan işte… Toplumun özgür bir tavrıdır baskıcılığa karşı.

Vefa Zat: Tabii, bir de rakı bizim yapımıza çok uyuyor. Daha bir hümanist, daha bir duygusal insanlarız. Rakı bizimle daha iyi bütünleşebiliyor. Çünkü rakının kendi kuralları var, bu kurallara biz çok uyuyoruz. Ecnebilerin bunu benimseyememesi, rakıyı bir aperatif içki olarak görmesi bundan kaynaklanıyor, yapısal olarak yani.

Erdir Zat: Evet, bizim rakı masasına oturduktan sonra hemen başlayıverdiğimiz bir türden sohbete başlamaları için gerçekten çok sarhoş olmaları gerekiyor. Egolarından sıyrılmak, içlerini dökme durumuna gelmek için gerçekten çok zaman geçmesi gerekiyor. Kontrollüler, şarap ve rakıda konuştuğumuz o fark. Şarap masasında o diplomasi var ama rakı sofrasında yok.

Vefa Zat: Meyhane dışarıdan çok kasvetli görünüyor ama içeride ayrı bir hayat, ayrı bir özellik var. Esasen, bu özelliği de bizim karakterimizle olan uyumdan kaynaklanıyor. Rakı bizim yapımıza uyuyor diyebilir miyiz?

Murat Belge: Tabii, uyuyor ki var böyle bir şey.

Vefa Zat: Çünkü rakı tiryakisi dediğimiz zaman babacan tavırlı, hoşgörü zengini, hümanist, insan sevgisiyle dolu biri karşımıza çıkıyor. Hizmette, serviste yıllarca çalışmış biri olarak rakı tiryakisini kapıdan girdiğinde tanırım. Bu özellikler bence tiryakiliği ayrıcalıklı kılıyor.

Murat Belge: Evet, rakı tiryakisi babayanidir…

Burcu Galiba: Bir de insanı en iyi rakı masasında tanırsınız derler.

Murat Belge: Onu ta Roma’dan beri söylerler, atasözü, in vino veritas. İçkilerin hepsinde var o. Benim bir ahbabım vardı, Necmi Baba diye, yıllardır görmüyorum, hayattadır inşallah. Fenerbahçe’de kendine denizde yüzecek bir ev yaptırmış, ama iyi yapmamışlar. Ev batmaya başlamış. Ondan sonra nasıl becerdiyse beton kazıklar attırmış, Fenerbahçe Marinası’nın içine bu yüzen evini oturtmuş. Asma köprüler falan yapmış, ancak kendi köprüyü açıyor falan. Bir oda, bir mutfak, bir tuvalet. Orada bütün taş plakları toplamış, 3000, 4000 tane plak. Gayet keyifli bir adam, okuyan biri değil. Halktan yetişme çok şeker insanlar vardır ya, öyle bir adam. Bir sürü matrak lafı vardı. Hatırladığım bir lafı, bir gün otururken gayet derin, felsefi bir ifade aldı hayatın ciddi bir meselesini çözmek üzere “Rakının fikri başka, şarabın fikri başka” dedi. “Bunlar ikisi aynı masada olmaz.” Uyuşmuyor yani. Başka türlü fikir yapıyor, adamlar geçinemiyor. (Gülüyoruz).

(“Keyifli olunca vakit hemen geçiyor” diyor Murat Belge. Son bir on dakika daha, son sorularımızı yetiştirmeye çalışıyoruz).

Burcu Galiba: Ben size geçmişteki ve bugünkü meyhaneler arasındaki farkları soracaktım, ama siz zaten az da olsa bahsettiniz. Olumlu, olumsuz yanlarını sorsam size…

Murat Belge: Dediğim gibi şimdi meyhane pek kalmadı. Meyhanenin çevre koşullarından ileri gelen olumsuzlukları vardı. Mesela Vefa Bey de söyledi susuzluk varsa meyhane temiz olamaz gibi.. Şimdi su var, daha temiz. Bu daha iyi tabii. Ancak meyhane kurum olarak ortadan kalkıyor artık. İnsanlar başka kurumlara yöneliyor. Karşılaştırma yapma imkanı çok yok artık. Rakı adabı meyhane olmasa da tabii ki devam ediyor. Balık lokantası diye bir şey icat ettik. Son zamanların, İstanbul’un özellikle yeni buluşu bu. Şefik’in Yeri olarak bildiğimiz köprüdeki yer her şeyin hemen hemen deniz mahsûlü olduğu ilk yerdir, benim bildiğim. Klasik meyhanede balık da vardır, her türlü şey vardır. Bu İstanbul’un deniz kenarı kenti olmasının modern çağda bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Şimdi nereye baksan balık lokantası. Kimse orayı hatırlamasa da o adeta bir çığır başlatmıştır.

Vefa Zat: Tabii tabii, hatırlarsınız belki hocam, Eşref Şefik o zamanlar radyoda bir program yapıyordu. Hatta onun pisi balığını anlatış tarzı vardır, çok güzeldir. Diyor ki: “Kumun üzerine yatıp kafasını kaldırıp tek gözle bakan balıktır.” Çok da hoşsohbet bir insandı. Rakı tarz olarak değişmiyor aslında, sofra olarak değişip karşımıza çıkıyor.

Murat Belge: Bu arada rakı adabını bilen insanlar belki azalmıyor, çoğalıyor. Ancak mesela rakı adabını bilmeyip içki içen bir sürü insan oluyor. Onlara bakarak her şey berbât oldu diyebilirsin, o da aldatıcı. Çünkü öbürü de ortadan kalkmış değil.

Burcu Galiba: Siz rakı içmek için hangi mekanları tercih ediyorsunuz? Yakup’a gittiğiniz biliniyor, başka sevdiğiniz özel yerler var mı?

Murat Belge: Ben her gittiğim yerde, Çin Lokantası’nda da rakı içerim.

(Bu arada Hale Hanım – Hale Soygazi – arıyor Murat Bey’i, telefonla konuşuyor. Ben yeniden fotoğraf makineme sarılıyorum fırsattan istifade. Konuşması bitince, “Ne konuştuğumuzu hatırlıyor musunuz?” diyor).

Erdir Zat: Aslında meyhane kültüründen konuşmak önemli galiba. Kurum olarak meyhane kalkıyor dediniz, o kurumun tanımı nedir? Mesela eskiden meyhaneci ismiyle bilinir öyle kullanılırdı. Lefter’e gidelim, Agop’a gidelim denirdi mesela. Bir tür misafirdiniz. O kişi sizin o sofradaki tatmininizden sorumluydu.

Murat Belge: Patron olabilir, garson olabilir. Garson ilişkisi son derece önemlidir. Rum garson diye hepimizin kafasında hala nostaljik bir nosyon var. O adam seni tanır, hayatta ne iş yaptığını bilir, sadece müşterisi olarak da değil. Laubali olmadan, senin ne sevdiğini bilir. “Bana sardalya yapsana” dediğinde “Ben sana bugün sardalya değil de bilmem ne yapayım.” diyebilir. Ama numara yapmadan, kimisi şimdi bunları numara olarak öğrendi.

Vefa Zat: Daha bir içten. Bir de onlar bize bayağı benzeyen insanlar. Türk Ermenileriyle aynıyız mesela.

Murat Belge: Rumlar da çok benzer. Bizim gibi dost sadakati vardır, Rumlarla çok eğlenirsin. Gece çok güzel geçer, sabahleyin seni unutur. Biraz politik olurlar, öyle bir tarafları var ama.

Vefa Zat: Ben aşağı yukarı 50 yıldır hem bu masanın etrafındayım, hem masadayım. Hizmet gören kişi olmama rağmen hizmet eden kişi de oldum uzun yıllar. Dünya içki kültürlerini araştırdım, Portekiz, İspanya, İngiltere, Fransa mesela. Hiçbirinde bizim rakı kültürümüz kadar zengin bir kültür yok. Viskinin içim şekli değişir mesela. Viskiyi pastırmayla da içebilirsiniz, konyağın, şampanyanın tarzı değişti. Şimdi şampanyanın ağzına biberon koydular, biberonla içiyorlar. Şampanyanın satışını arttırmak için şişenin ağzına biberon koyuyorlar, olacak şey değil. Rakı da yapamazsınız böyle bir şey.

Murat Belge: Ben de serumla mı rakı bağlatsam?

(Gülüşmeler)

Murat Belge: Ben maalesef gitmek zorundayım. Erken kestiğimiz için üzgünüm.

Vefa Zat: Umarız daha geniş bir zamanda yeniden oturma şansımız olur.

(Murat Bey paltosunu giyiyor, vedalaşmak için bize döndüğünde “Sizinle birlikte rakı içmek benim için çok önemliydi.” diyorum. Gülümseyip teşekkür ediyor).

Bugün Türkiye, AB süreciyle siyasi 1. Lig’in kapısını zorluyor.

Avrupa’da “imtiyazlı ortaklık” kavramını Türkiye için icat edenler de bundan dolayı panik halinde.

Böyle şatafatlı bir lafla, eski düzeni sürdürmek istiyorlar.

“Türkiye İslam dünyasına lider olsun” diyorlar.

Yani, Türkiye yine Avrupa sınırlarının bekçiliğine devam etsin, ama önemli kararlar Türkiye’nin bulunmadığı Brüksel masasında verilsin istiyorlar.

Kavga bunun kavgası.

Brüksel’de masaya oturma kavgası.

Türkiye’nin bırakın kimilerinin iddia ettiği gibi egemenliğinden vazgeçmesini, tüm diğer Avrupalıların da bundan sonra nasıl yaşayacağına onlarla birlikte karar verme kavgası.

Osmanlı’nın son ikiyüz yılında kurulan düzenin devam ettirilmesi ya da ettirilmemesi kavgası.

Bu kavga uzun soluk gerektiriyor.

” — Cem Sey (21 Mayıs 2009) “Brüksel’deki Masa”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/5621.htm

Türkan Saylan’ı kaybettik iki gün önce… Devletin eğitim yoluyla kendi istediği tipte “ideal Kemalist yurttaş” yetiştirmesi misyonunun inançlı bir neferiydi Türkan Saylan… Gerçekten buna tamamen inanıyordu, o anlamda Kemalizm onun için iktidar aracı değildi. Tam bir “true believer” idi Saylan… Her kesin inançlı gibi otoriter ve jakoben yolları meşru görebiliyordu…

Fakat öyle bir devlet zihniyeti var ki bu ülkenin, bu devletin resmî ideolojisine bu derece iman etmiş bir Türkan Saylan’ı da aile kökenlerinden ötürü potansiyel tehdit olarak görebildi bu devlet… Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı Saylan’ın annesinin Hıristiyan kökenlerinden ötürü rapor hazırlayabiliyordu… Türkan Hoca, başörtülü kızlara karşı iman ettiği devlet ideolojisinin istediği şekilde o insanlara karşı dışlayıcı bir bakışla baktı hep… Ya da onları “imana getirmek” bu şekilde “çağdaşlaştırmak” istedi… Fakat işte aynı devlet nasıl dindarları zorla laikleştirme zihniyetine sahipse aynı şekilde gayrımüslimleri de zorla Müslümanlaştırma zihniyetine de sahipti… İşte bu gayrı-ahlaki İttihatçı ideoloji Saylan’ı “Benim annem de İslam’ı benimsedi hemen evlenir evlenmez, beni büyütürken hep Müslüman gibi yaşadı” dedirttirmek zorunda bırakıyordu… Birçok başörtülü kadını da “Ben böyleyim ama cumhuriyete bağlıyım, inanın bana” dedirtmek zorunda bıraktığı gibi…

” — Rasim Ozan Kütahyalı (20 Mayıs 2009) “Kemalizm kendi neferine nasıl davrandı?”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/5610.htm

“1990’lardan bu yana, Türkiye’nin çok çeşitli açılardan çivisi çıktı. Solun gerileyişi bir anlamda kaçınılmazdı. Ama bu kadar genellik kazanmayabilirdi. “Bilimsel”lik iddiası, yerini ahlâka; şiddete dayalı devrim ve proletarya diktatörlüğü, yerini demokrasiye; proleter enternasyonalizmi, yerini daha kucaklayıcı bir evrenselciliğe bırakabilirdi. Olmadı, olamadı.” — Halil Berktay (23 Mayıs 2009) “Herostratos”, Taraf: http://www.taraf.com.tr/makale/5663.htm